Enerji Psikoterapisi Teknikleri

Enerji psikolojisi işlevsel olmayan veya değiştirmeyi istediğimiz, duygu, düşünce ve davranışları dönüştürmek amacıyla beden enerjileri üzerinde uygulanan teknik, metod ve prensipler bütününe verilen bir isimdir. Enerji temelli psikoterapi olarak da anılmaktadır. İnsan bedeninde akışkan enerji kanallarının olduğuna inanılan uzak doğu tıbbından kaynaklanan bir sağlık anlayışı üzerine geliştirilmiştir. Aslında farklı isimlerle bilinen birçok terapi kuramı da enerji müdahaleleri olarak değerlendirilebilir. Thought Field Therapy (TFT) Düşünce Alanı Terapisi, Emotional Freedom Techniques (EFT) Duygusal Sağaltım Teknikleri, TAT (Tapas Acupressure Techniques) en çok bilinenleri olmasına rağmen daha birçok ince (süptil) enerjiler üzerindeki müdahalelerden oluşan terapi yöntemleri ve şifa teknikleri enerji psikolojisi adı altında anılmaktadır.

Bedenimizde aktığı varsayılan enerji kanalları 5000 yıl önceki Çinliler tarafından tanımlanmış olan bedensel meridyenler olarak adlandırılır. Bu meridyenlerde enerji rahat bir şekilde aktığında her yönden iyi hissederiz. Ama bu enerji kanalları çeşitli nedenlerle (fiziksel veya duygusal/mental travmalar) bağlı olarak tıkandığı veya durgunlaştığında olumsuz veya hasta hissederiz. Doğrudan bu meridyenlere veya bu meridyenleri etkileyebilecek enerji alanlarına yapılan tüm müdahale tekniklerine enerji terapisi adını verebiliriz. Bu tıkanıklıklar duygu ve düşünce dünyamızı olumsuz etkilediğinde uygulanan enerji alanlarına müdahale tekniklerine is enerji psikoterapisi diyebiliriz.

Bazı yukarıda saydığımız yöntem ve tekniklerin çok kısa hatta bazen dakikalarla sınırlı süreçlerde kişileri sağlıksız durumlarından kurtulmalarına yol açması tüm geleneksel psikoterapi kuramları ile çalışan deneyimli terapistlerin enerji psikolojisi uygulamalarına kuşkuyla yaklaşmalarına neden olmaktadır. Nasıl olur? Bunun arkasında yatan mantık ve bilimsel veriler nelerdir? Bu çok yeni bir alan, yeterli bilimsel çalışma yok diyerek kullanmayan veya kullanmaktan vazgeçen birçok terapiste rastlıyoruz. Ama artık saygın çevreler tarafından araştırma konusu olmaya başlayan bu yeni psikoloji alanı nedir ve hangi enerji alanlarından bahseder? Aslında hep kuşkuyla yaklaşıldığından enerji en fazla araştırılan olgu olmuştur ve enerji psikolojisi olarak adlandırılmaya başlayan bu alanın bize sunduğu yeni kavramların yanı sıra çok eski şifa sistemlerini de kapsadığı incelendikçe ortaya çıkmaktadır.

Öncelikle bu alanın bedensel müdahalelerle uygulanan teknikleri nasıl çalışmaktadır? Akupunktur noktalarını uyararak yapılan çalışmalar üç önemli bulguya dayanmaktadır:

1. Anksiyetenin (kaygının) belirleyicisi olan beyin dalgaları artık genel anamda anlaşılmış ve kabul görmüştür (Amen, 2003).
2. Belli akupunktur noktalarını uyarmak, belli beyin bölgesine sinyal yollamaktır (Cho, 1998). Harward Tıp Fakültesi’nin bir araştırmasına göre akupunktur noktalarını uyarmak beyinde limbik sistemin ve subkortikal yapının aktivitelerini etkilemektedir (Hui ve diğ., 2000).
3. Bir anıyı tekrar zihinde canlandırmak beynin koşullanılmış korkularını da barındıran amigdala bölgesinden gelen ve giden bağlantıları değiştirebilir (Nader, Schafe & Le Doux, 2000)

Bütün bu bulguları göz önünde bulundurursak, anksiyete (kaygı, endişe) duygusunu tetikleyen belli imgeleri zihinden geçirirken bazı akupunktur noktalarını uyarmak etkilenen beyin dalgalarını normal düzeye çekecektir. En eski yapılan klinik deneylerde önerilmektedir ki anksiyete (kaygı, endişe) düzeyini yükselten düşünce, imge ve anıların bu şekilde hızlı ve kalıcı değişimi, asıl EFT terapisinin temel dayanağı olmuştur. Binlerce yıl önce haritalandırılmış olan akupunktur noktaları, mekanik uyarılmaya uygun deri üstü reseptörler ve elektrik direnç gösteren bölgelerden seçilmiştir. Hafifçe vurmak, tutmak, ovuşturmanın yanı sıra daha etken müdahalelerden olan iğne batırmak veya elektrik akımı tutmak gibi yaklaşımlarla beyinin farklı bölümleri etkinleştirilip beyin dalgaları normal düzeylerine çekilir ve rahatsızlık yaşayan hastaların iyileşmesi gerçekleştirilir. Bu durum beyin taramalarında da gözlemlenmektedir.

Ayak parmağının ucundaki bir akupunktur noktasını uyardığımızda, beyindeki kan damarlarında hareket başlar. Bu iki bölge arasında hiçbir doğrudan sinir, damar veya fiziksel bağlantı yokken bir şekilde elektriksel bir uyarım beyne ulaşır ve hedeflenen bölgeyi etkinleştirir. İşte bu durumu yaratan olgu enerji psikolojisinin de temel aldığı bedensel yaşam enerjileridir. Ancak enerji psikolojisi bir tek beden içinde akan enerjilerin uyarılması ile ilgili değildir, daha başka enerji alanlarının uyarılmasını kapsayan, EFT’den daha farklı tekniklerin uygulanması ile gerçekleştirilen başka modeller de vardır. Kısaca bedenin tüm elektriksel elektromanyetik ve süptil (ince) enerji alanlarını içeren bir psikoloji anlayışıdır.

Eskiden beri enrji ile uğraşan ustaların da dediği gibi; “eğer bir kişinin bedensel, ruhsal ve zihinsel sorunu varsa, o kişinin enerji alanlarında bir aksama vardır ve enerji düzeyinde tedavi edilmelidir.” İşte enerji psikolojisini temelinde bu anlayış vardır.

Otantik toplumlarda; özellikle teknoloji ile ilintisi daha az olan toplumlarda şifa verenler daha çok uzaktan kişiyi etkileyen şifa mekanizmaları kullanmışlardır. Örneğin hipnoz ve teknikler, şifalı otlar veya şifalı dokunuşları uygulayarak enerji alanlarını etkilemeyi hedeflemişlerdir. Özellikle akupunkturda beden içinde de aktığına inanılan Chi enerjisi yani yaşam enerjisi olarak düşünülen enerjinin uyarımı söz konusu olmuştur. Aslında birçok kültür bu enerjiden söz etmişler ve farklı isimler vermişlerdir. Örneğin Japonlar Ki diye adlandırırken, Hindistan ve Tibet’te Prana diye adlandırılmıştır. Sufizimde Baraka, Lakota Sioux geleneğinden Waken, Kabala felsefesinde ise Yesod olarak isimlendirilmiştir. İnsana dair ir başka çeşit enerji alanı ise ‘biofield’ olarak adlandırılan şimdiki teknoloji ile ölçülebilen elektromanyetik enerjilerdir. Özellikle kalbimizin yaydığı elektromanyetik alanın, beden alanının birkaç metre dışına taşıdığı SQUID bazlı aletler ile belirlenmiştir. Bu konu ile ilgili ilginç araştırmalar yapan ABD’deki Heartmath Enstitüsünün incelemeleri göstermiştir ki sözel iletişim halinde olan iki kişiden birinin kalbinden yayılan elektromanyetik dalgalar, karşısındakinin beyin dalgalarını etkilemektedir. Yani kalbimiz bir diğer kişinin ruh halini, kişiliğini ve seçimlerini etkileyecek bilgiyi taşımaktadır. 1977 yılında Pert’in yaptığı araştırmalara göre bedenimizdeki her bir hücreden yayılan moleküllerle birbirimizin zihinsel durumunu etkilediğimiz tespit edilmiştir.

Her insan – hatta her canlının – olaylara kendine özgü bir bakış açısı (fenomonolojik alanı) vardır. Bu alanı yaratan düşünceleri (otomatik düşünceler dahil olmak üzere) bunu izleyen duyguları ve hatta duygulanımlarını enerji dünyası, süptil (ince) enerji olarak tanımlar. Ve bunları anlamanın tek yolunun da her enerjinin rezonansı yani bir titreşim alanı olduğu düşünülürse, varsayılan rezonans alanının karşılıklı yaydığımız radyasyon dalgaları ile bizlere ulaşan parçacıklardan etkilenme olduğunu söyleyebiliriz. Rezonans, sözlük anlamı ile fizikte bir sistemin bazı referanslarda diğerlerine nazaran daha büyük genliklerde salınması eğilimidir.

Rezonans olayı, akustik, elektromanyetik, nükleer manyetik (NMR), elektronspin (ESR) ve kuantum dalga fonksiyonu rezonansları gibi bütün titreşim tipleri ve dalgalarda oluşur. Enerji psikolojisinde bizim özellikle tarif etmeye çalıştığımız ve üzerinde durulması gereken ince enerjilerin rezonansı ise kuantum dalga fonksiyonları ile ilintilidir. Ayrıca belirtmemiz gerekir ki karşımızdakinin fenomonolojik alanının yarattığı rezonansı fark edebilmemiz. Bizdeki aynı rezonansta titreşen enerji alanının varlığını gösterir. Bu noktada aynı J. L. Moreno’nun (psikodrama grup psikoterapisi, sosyometri ve sosyodramanın yaratıcısı) dediği gibi birbirimize görünmez ağlarla bağlıyız. Özellikle işlerin bir parçası, danışman/danışan ilişkisi olan meslektaşlar empati becerilerini geliştirirken kendi içlerindeki farklı parçaları tanımanın ve içsel bir yolculuğun ne kadar önemli olduğunu anlarlar. Ayrıca belirtmeliyim ki biz her ne kadar empati kurma niyetinin ortaya konması ön koşulunu getirsek te, bu birbirimize fark etmeden yönelttiğimiz parçacık yüklü radyasyon dalgalarından etkilenme istem dışı gelişecektir. Ancak bunu karşıya bildirme veya doğru şekilde aktarma kişinin kontrolündedir. Fakat bu karşılıklı enerji etkilenmesinden sözel bir geri bildirim olmadan da kişi karşı tarafın onun fenomonolojik alanını algıladığını sezinleyecektir.

“İnsan iki şekilde yanılabilir; ya gerçek olmayan bir şeye inanabilir ya da gerçek olan bir şeye inanmayı reddedebilir”
SÖREN KİERKEGAARD
Asıl enerji psikolojisinin başlangıçta etkilendiği ve çıkış noktası olarak varsayılan enerji alanı ise ‘düşünce enerji alanı’ dır. ‘Thought Field’ diye adlandırılıp bu alanın uyarılması ile ilgili ilk çalışmaları ve buna bağlı protokolleri düzenleyen psikolog Roger J. Callahan olmuştur. Kitabında aslında TFT diye adlandırılan terapi sistemini oluştururken birçok disiplinlerden esinlendiğini ama en çok beden zihin arasındaki doğal enerji sisteminden faydalandığını anlatır. Tabii bu noktada Kuantum fiziği ve oradan hareketle ortaya atılan yeni bir düşünce sisteminin de bu anlayışa ışık tuttuğunu belirtir. Düşüncenin enerjisinin gözlemlenemediğini ama manyetik ve çekimsel bir alan olduğunu, bunu oluşturan olgulardan anlayabileceğimizi tanımlar. Ayrıc çeşitli merkezler tarafından yapılmış ve yapılmakta olan araştırmalar bize sürekli düşüncenin oluşturduğu enerji alanlarının bedenimizin dışında oluşan fiziksel oluşumları etkilediğini kanıtlamaktadır. Örneğin Princeton Üniversitesi mühendislik fakültesinin, Stanford Üniversitesi tabiat bilimleri fakültesinin ve Hearhmath Enstitüsü’nün yapmış olduğu çalışmalardaki bulgular insan niyetinin (düşündüklerinin) maddeyi, elektriksel ve biyolojik süreçleri etkilediği yönünde olmuştur. Biz her ne kadar akupunktur noktalarının uyarımının beyin dalgalarını etkileyen elektrokimyasal sinyallerden ibaret olarak kabul etsek de düşünce enerjisini de içine alan süptil veya ince enerji kavramını anlamadıktan sonra enerjilerin psikolojimiz üzerindeki etkilerinden söz edemeyiz. Süptil enerjiler şu anda kullanılmakta olan araçlarla ölçülemeyen ancak yarattıkları etkilerle tanımlanan enerjiler olarak açıklanmaktadır. Örneğin yaratıcı imgelemenin ve duaların, insan, hayvan ve bitkiler, organ, kan ve hücreler üzerindeki açıklanamayan fiziksel etkilerini anlatan kavram süptil enerjilerdir. Duaların hastalar üzerindeki olumlu etkileri ile ilgili sayısız açıklama yapılmıştır. Bilim adamları bu durumu zihin tarafından etkinleştirilen bir enerji formunun fizik dünyayı etkilemesi olarak açıklamışlardır. Bu durum Kuantum fiziğinde daha net anlatılmaktadır: Madde ve enerjiden oluşan varlılar olarak çevremizde bir manyetik alan oluştururuz yani radyasyon yayan kuantum fiziğinde sıkça bahsedilen parçacıkları yayarız ve birbirimizin sinir hücrelerini bu radyasyon dalgaları yoluyla etkiler ve hatta uyarırız. Böylece uyarılan sinir sisteminde tepkimeler oluşur yani birbirimizin duygulanım ve düşünme süreçlerini tetikleriz. Bu durum varlıklar arasında yaydıkları parçacık yüklü dalgalar yolu ile (enerji dalgaları) nasıl ilişkiler ve derin bağlar kurduklarını açıklar. Bu dalgalar belirli uzaklıktan sadece varoluşumuzu etkilemez aynı zamanda kişilerin seçimlerini belirler. Yani kimi seçtikleri, kimi ittikleri, kiler kayıtsız kaldıklarını ve birbirlerinin enerji alanlarını nasıl etkilediklerini de belirler. Böylece birbirlerinin duygu dünyalarını ve iç dünyalarını algılamaları ve hissetmeleri oluşur. Terapi/danışma ortamlarının yanı sıra günlük yaşamın hemen her kesiminde bu anlayış (empatik anlayış), insanları birbirine yakınlaştırma, iletişimi kolaylaştırma özelliğine sahiptir. Ancak empati kavramının kabul edilen haliyle kişiler arası ilişkileri tarif etmekte eksik kaldığı durumlar vardır. Bu durumlar kişilerin yaşayabilecekleri karşılıklı birbirini anlama ve hissetme halinin bir anda, spontan bir şekle geliştiği anlardır. Psikodrama, sosyometri ve grup terapisinin yaratıcısı J. L. Moreno empatinin yetmeyebileceği bu süreçler için yani en ufak duygu biriminin kişiler arası karşılıklı olarak birbirine aktardıkları durum için ‘tele’ kavramı ortaya çıkmıştır. Bu kavramı açıklarken de enerji olarak tarif etmiştir. Kuantum fiziği o yıllarda ne kadar biliniyordu ve enerji alanları ile ilgili hangi bulguları Moreno tanıyordu bilmiyoruz ama dahilik noktasındaki zekası ile bunu enerji olarak tarif etmiş olsa da bugün bu durumu daha rahat enerji olarak açıklar ve hatta kısmen de ölçer hale gelmiş (sosyometri) bir bilim dünyasından söz ediyoruz. Enerji alanlarını tanımaya ve tarif etmeye gönül vermiş nice araştırmacının elde ettiği sonuçlara bakarsak, varlıkların ve boşluk olarak tarif ettiğimiz alanların aslında enerji yüklü olduğunu kavrıyoruz. İşte bu noktada enerji psikolojisinin enerjisi olarak anlatılan enerji türlerinden biri olan süptil (ince) enerjileri de belki biraz tanımlamış olabiliriz.

Fiziksel dünya, nükleer fiziğin bakış açısı ile bakıldığında dantel bir doku gibi birbirine ince ve kalın ipliklerle bağlı bir enerjiler bütünlüğü olarak görülür; maddeyi oluşturan atomlar dinamik bir şekilde titreşirken hem dalgaları hem de parçacıkları çağrıştırırlar. Bedenlerimizin karmaşık elektriksel ve elektromanyetik enerji sistemleri de daha da karmaşık olan ve bedenlerimize nüfuz edebilen süptil (ince) enerji alanları ile kesişip etkilenirler. Süptil enerjiler elimizdeki mevcut teknoloji ile tespit edilemezle fakat onların varlıklarını tıpkı yerçekimi gibi oluşturdukları etkilerden tanımlayabiliriz. Kısaca onu yaşam kaynağı olarak tarif ederiz. Orada olduğunda hayattayızdır. Orada yoksa ölüyoruzdur.

Batı bilim dünyası kinetik, termal, kimyasal, elektriksel ve nükleer enerjileri iyice tanımlamış olsa da enerji psikolojisinin temel taşlarından olan süptil (ince) enerjilerle ilgilenmemiştir. Oysaki bu enerjiler tarih boyunca insanların ilgisini çekmiş ve birçok tedavi kültüründe üzerinde çalışılmış ve kullanılmıştır. Ancak 90’lı yılların ikinci yarısında batıda daha ciddi incelemeler yapılmaya başlanmıştır bu da enerji psikolojisi gibi yeni ve heyecan verici bir alanın kabul görmesine yol açmıştır. Hatta uluslar arası süptil enerjileri ve enerji tıbbını araştırma derneği (International Society fort he Study of Subtle Energy and Energy Medicine) oluşturulmuştur. (www.issseem.org) BU organizasyonun yayınladığı süptil enerjiler konusundaki bilimsel araştırmaların yer aldığı profesyonel dergileri ve haber bültenlerini izlemek olanaklıdır.

Düşünce ince enerjiden etkilenirken, ince enerjiler düşüncelerden etkilenir. Aslında bu durum birbirinden ayrılmaz bir oluşum sürecidir. Benor kitabında en az 200 kadar araştırmanın uzaktan düşünce gücü ile şifa verme yöntemlerini sorgulamış ve incelemiş olduğundan söz etmiştir. Örneğin birisinin uzak mekandaki bir başkasının galvanik deri reaksiyonlarını sakinleştirici veya stresli düşüncelerini yönlendirerek etkileyebileceği gözlemlenmiştir. Bir başka çalışmada da kısa bir sürede imgeleme ve yoğunlaştırılmış niyet geliştirme egzersizleri öğretimiş bir grup insanın düşüncelerini bu şekilde yoğunlaştırdıklarında bir başka odada bulunan bir tüp içindeki kan örneğinin hücre sayısını dramatik bir biçimde etkileyebildikleri ortaya çıkmıştır. Fakat bu konudaki en aydınlatıcı çalışmalardan biri 1995 yılında Rus Bilim Akademisi’nin bilim adamlarından Vladimir Poponin ve Peter Gariaev tarafından yapılan DNA testidir. Bu deneyler daha sonra da Amerika’da tekrar edilmiştir ve bilim dünyasında ‘ The DNA Phantom Effect: Direct Measurement of a New Field in the Vacuum Substructure) adı ile anılmıştır (Journal of Molecular Evolution, vol.46). bu iki bilim adamı ‘foton adı verilen ışık parçacıları vasıtasıyla DNA’nın tutumunu incelemek istemişler ve vakum oluşturmak amacıyla bir borunun içindeki tüm havayı almışlar bun rağmen fotonların kaldığını gözlemlemişlerdir. Boruda kalan ışık enerjisi yeni parçacıklar önce düzensiz bir şekilde borunun içine dağılmışlar. İkinci adım olarak borunun içine insan DNA’sı yerleştirmişler ve çok şaşırtıcı bir sonuçla karşılaşmışlar; parçacıklar DNA’nın varlığında daha farklı sıralanmışlar. DNA’lar sanki görünmez bir güçle, fotonları boruda düzenli bir şekilde sıralamış. Bunun sonucunda insan DNA’sının fiziksel dünya üzerindeki etkisi kesinleşmiş. Daha da önemlisi sonra gerçekleşmiştir. DNA’ları borudan temizlemişler ve en ufak bir parça dahi kalmasına izin vermedikleri halde yine inanılmaz bir sonuç elde etmişler; fotonların yine dağınık hallerine döneceği düşünülürken, fotonlar sanki DNA hala oradaymış gibi aynı düzeni korumuşlar. Bu deneyler defalarca tekrarlanmış fakat sonuç hiçbir zaman değişmemiştir. Yani fiziksel olarak ayrılsalar bile DNA ve fotonlar arasında hala bir bağ vardır. Kuantum fiziğinin ‘kuantum alanı’ diye tanımladığı bir alan aracılığıyla birbirleriyle bağlantıdadırlar. Daha önce de vurguladığım gibi ispatlanan odur ki boşluk olarak tarif ettiğimiz şey hiçte boş değildir, milyarlarca verinin dalgalar halinde hareket ettiği ve yayıldığı bir alandır. Buradan şuna varıyoruz ki; biz birbirimizden ayrı olduğumuz bilinci ile yetiştirildik ama her şey birbiri ile bağlantılı ve etkileşim içinde. Biz birbirimize görünmez ağlarla bağlıyız… bu durumda farklı bakış açılarına ve diğerlerine kendimizi açarsak empati ve tele enerjileri yolu ile çok daha sağlıklı ve verimli ilişkiler kurabiliriz.

Enerji psikolojisi düşünce enerjisinin süptil enerji alanlarını etkilediği ve bu enerji alanlarından da bir o kadar etkilendiğinin anlaşıldığı bir anlayış üzerine inşa edilmiş bir çok terapi modelinde uygulanabilecek yeni bir terapötik anlayıştır. Enerjiler üzerinde yapılan tüm müdahaleler sadece bireye değil bütüne hizmet eder yani boşluk sandığımız enerji yüklü alanları da olumlu ve sağlıklı yönde etkiler.

Enerjetik müdahaleleri kapsayan bu yeni terapötik bakış açısı bir çok terapi okuluyla da son derece uyumludur. Örneğin Psikodinamik Terapilerle, Bilişsel Davranışçı Terapilerle, Transaksiyonel Analiz Terapisi, Gestalt Terapi, Biyoenerji, Dışavurumcu Sanat Terapisi, Psikodrama, Hipnoterapi, İmgeleme ve Meditasyon gibi çeşitli modellerle bütünleştirilebilecek bir çalışmadır. Enerji teknikleri ayrıca bireylerle, çiftlerle, gruplarla ve örgütlerle uygulanabilecek kişisel gelişim alanında da kullanılabilen modellerden oluşur. Enerji müdahaleleri klinik alanda da kullanılmaktadır; özellikle PTSD stres sonrası kaygı bozuklukları, fobiler, disosyatif bozukluklar, madde bağımlılığı, yeme bozuklukları gibi alanlarda sıkça kullanılmaktadır. Fred Gallo’nun 2002 yılında yayınladığı ‘Energy Psychology and PSychotherapy’ adlı kitabında tüm bu uygulamalar detaylı olarak anlatılmaktadır.

Ayrıca belirmeliyiz ki bazı farklı anlayışlar ve isimlerle anılan değişik yaklaşımlarda aslında enerjiler üzerinde, özellikle süptil (ince) enerjilere yapılan müdahalelerle etkendir. Örneğin sistemik aile dizimi olarak anılan Hellinger aile sistem terapisi tamamen morfik alan veya bilen alan olarak ele alınan sürü bilinci ile oluşmuş enerji alanlarına müdahale edilerek gerçekleştirilir. Şöyle ki herhangi bir aile sisteminin sergilendiği sahnelerde bu serginin içinde rol alan kişilerin kimlerin rolünü aldıklarını bilmeden o kişilerle her bir perspektiften empati kurabildikleri ve bundan daha sonra teyidini aldıkları sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Aynen iki Rus bilim adamının deneyinde gözlemlenen Dna ile etkileşime geçen fotonların DNA’lar gittikten sonra bile aynı sırayı koruyarak bir enerji alanı yaratmaları ve insanoğlunun da bu ince enerjilerden etkilenmesinin bir örneği gibi bir durumdan söz edebiliriz. Ünlü İngiliz biyolog Rupert Sheldrake’ın çeşitli araştırmalarla oluşturduğu ‘bilen alan’ yani morfogenetik alan incelemeleri ve tespitleri ayrıca aile ve kuşakaşan terapilerdeki soyağacının (atalar) gizli bağlantılarını açıklamaya da yardımcı olmuştur. Bu tarz gizemli şekilde problemlerin çözülebildiği, bu tür terapileri deneyimleyen kişilerin bilinmez bir şekilde rahatladıkları ve hatta yaşam koşullarının dahi değişmeye başladığı gözlemlenmiştir işte bu durum enerji alanlarına yapılan doğru müdahaleler yani enerjinin doğası gereği kişinin bir diğerinin sadece rolüne girerek ve beden şeklini alarak oluşmaktadır. Sahne olarak adlandırabileceğimiz herhangi bir boş alanda eğer niyetimizi bir konu üzerinde yoğunlaştırırsak ve boşlukları rol alarak doldurursak morfogenetik enerjiler ve psikodramanın önemli kavramlarından tele enerjileri bizi etkilemeye başlar. Böylece hiç tanımadığımız kişilerin fenomenolojik alanlarını (ince enerji) algılamaya başlarız. Bu empati kurmanın ötesinde onların duygu ve düşünce dünyasını ifade etmeye, söze dökmeye ve tıkanmış enerjilerini serbest bırakmaya neden olur. Bu durum ile ilgili bilimsel açıklamalar Sheldrake gibi bazı bilim adamlarının incelemelerinde yer almaktadır.

Bu heyecan verici ve yeni yeni gelişmekte olan enerji psikolojisi alanı çalışmaları içinde birçok soruyu ve meydan okumayı beraberinde getirmektedir. Her nasıl ki bir ergenin ne yönde bir temel kişiliğe kavuşacağı belli değilse enerji psikolojisi alanının hangi konularda etken olacağı ve nereye kadar uzanacağı belli değildir. Her geçen gün yapılan araştırmalar ve yeni teknikler sayesinde belki de aile yaşamı, iş yaşamı, eğitim ve hatta siyaset gibi yaşamın farklı alanlarında kullanımına kadar gelişirken çeşitli fiziksel ve zihinsel sağlığımız konularında da uygulanabilir hale gelecektir.

Belli bir vakit vardır ki;
Uyanışı gerektirir.
İşte bu vakit şimdi gelmiştir.
BUDDHA
SAHİP OLDUĞUMUZ EN BÜYÜK VE OLUMLU ENERJİ SEVGİDİR.